3 Ocak 2009 Cumartesi

SATIŞ VE AVCILIK

NEREDE HAREKET ORADA BILDIRCIN
Güneşli bir cumartesi öğleden sonrası , uzanmış dinlenirken rahat bir koltukta, açık havada, sessizce yanıma yaklaştı. Sahibinin yakınında olmam, ona belli ki güven duygusu vermişti. Önce ensesini daha sonra kafasını ve gıdığını okşamama izin verdi. White, okşandığı anların dışında soyunun bütün özelliklerini, fırsat çıksa da sergilesem dercesine dolaşıyor, bir o yana bir o bu yana gidiyordu. Ben hiç bilgi sahibi olmadığım avcılık konusunda bir şeyler sorduğumda arkadaşım, karşısında dinleyen ve ilgili birini bulmanın verdiği zevk ile anlatmaya başladı:
--- Köpeklerin koku alma duyuları insanlara oranla beş yüz kat daha fazla gelişmiştir. Bu özellikleri sayesinde yeri koklayarak bıldırcınların olduğu yeri ararlar. Bir çalılık içinde onları bulduklarında ise bir Mısırlı mumyanın sessizliği ile bir bronz heykelin soğukluğu arasında kalıp dururlar. Bu hale ferma denir. Sahibin uyarısına kadar sürer bu bekleyiş. Sanki hiç komut gelmese hiç bir şey yapmadan sonsuza kadar orada, öylece bekleyecektir. Komut geldikten sonra kuşları yakalamak için değil , yalnız çalılıktan kaçmaları için harekete geçer köpek. Seter tipi, bıldırcın avı için çok yeteneklidir. Bıldırcınlar hafif engebeli arazide aranır. Ama öyle kuşlar gelsin de vuralım diye beklenmez. Esas iş sürekli hareket etmektir. Köpek , sürekli kokuyu izler, arar. Ne kadar çok yürünür ve saha taranırsa av bulma olasılığı o kadar çok olur.
Arkadaşım anlatırken ben başka şeylere dalmıştım bile. Bu olayın iş hayatı ve satışla olan benzerliklerini ve yansımalarını düşünüyordum.
İşe geldiğimde yılların avcısı olan patronum George’a bunları anlattım ve satışta sürekli hareketli olmanın ve aramanın yani müşteri ziyaretinin önemine değindim. Usta bir avcı ve iyi bir satıcı olan George bunları teyit etti ve :
--Evet , satıştaki alanı kapsamayı gösteriyor bu örnek (coverage). Ama yöneticinin bundan başka bir görevi daha vardır. Esas iş doğru avcıyı doğru araziye göndermektir. Bildiğin gibi satıcıların da avcılar gibi iyi nişancısı ve daha az iyi nişancısı vardır. İyi nişancıyı bıldırcının bol olduğu yere gönderirsen çok kuş yakalama ihtimalin yükselir. Kötü nişancı bolluk olan yerde mutlaka bir şeyler vuracaktır ama onun performansını salt vurduğuna bakarak ölçmemeliyiz. Ama şirket için önemli olan çok kuş vurmak ise, iş yöneticidedir. Kimi, nasıl, nereye konuşlandıracağını iyi yapmazsan yalnız vurduklarını düşünür mutlu olursun, ama vurabileceklerinin hesabını yapmadığın için başarın kısıtlıdır.

14 Aralık 2008 Pazar

REKABET

Tatile gitmeye karar verdiniz diyelim. Ama gittiğiniz beldede tek bir otel var.
Böyle bir durumda siz yatak çarşaflarının kaç günde bir değiştirileceğini veya akşam yemeğinde ne seçeneklerinizin olacağını düşünebilir misiniz? Ayrıca sahilde buluna şezlongun ayaklarının kırık olması suların sıcak akmaması cabası olacaktır. Otelci için durum farklı olmayacaktır. O sizin başka bir otele gitme ihtimalinizin olmadığını bildiği için ne tesisinde ne de elemanlarının davranışlarında bir düzeltme yapmak isteyecektir. Ne zamana kadar? Ta ki bu beldede ikinci bir otel açılana kadar. İkinci veya üçüncü otel kendilerine gitmeniz için bir şeyler yapmak zorundadır. Çarşaflar her gün değiştirilebilir. Yemek için tabildot değil açık büfe vardır. Siz bunu bilirseniz hangi oteli seçersiniz? Yanıt belli. Belde büyür, otel sayısı çoğalır, kaliteli hizmetler, yemekler sunulur ve düzenli tesisler kurulur. Beldeye gelen turist sayısı da artmaya başlar. Bunun üzerine oteller tatil köyü olmaya ya da yıldızlarını arttırmaya yönelirler. İşlerin arttığını gören diğer yatırımcılar da buraya gelirler. Hatta yabancı yatırımcılar da gelir ve diğer ülkelerdeki deneyimlerinden yararlanırlar. Siz turist olarak daha çok otel içinden seçme olanağına kavuşursunuz. Hangisini seçersiniz? Bu size kalmış bir şey. Hangi otel sizin aradığınız hizmetleri sunuyorsa onu. Otellerde buna göre fittnes center, havuz, sauna, tenis kortu, (bir ara kumarhane), yelken, sörf, su kayağı, olanaklarını sunmaya başlarlar. Çünkü onlar diğerlerinden farklı olmak isterler. Farklı olmak zorundadırlar. Çünkü tercih edilmek isteyeceklerdir. Gördüğünüz gibi onlar farklı müşterilere farklı hizmetler sunmak durumundadırlar. Yani öncelikle müşteriye göre ( özgü demek daha yerinde olacak) hizmet ve ürünler araştırılacak ve sunulacak. Öte yandan bu fark bizim de sunucu olarak diğerlerine oranla değişik farklı olmamızı sağlayacaktır. Yani farklılık iki şekilde karşımıza çıkıyor. Hem arayan diğerlerinden farklı bir şey arıyor hem de sunan bunun bilincinde olarak arayana aradığı, ona özgü ürün veya hizmetler sunuyor.

( Bütün bu anlattıklarımı bir turizm ve otelcilik uzmanı olarak değil son yirmi yılda ülkemizde gelişen olayları izleyen biri olarak anlatıyorum ve konumuza uygun düştüğünü sanıyorum.)
Burada biraz rekabetten söz etmek istedim. Gördüğünüz gibi rekabetin olması sizin tercihiniz açısından yararlı olmuştur. Diğer yanda bulunan oteller veya genel olarak ürün ve hizmet sunanlar açısından ise bu gelişmede kötü bir şey olmamıştır. Aksine onlar da kendilerini , hizmetlerini ve tesislerini geliştirmeye yönlenmişlerdir. O zaman rekabet onlar için de pek kötü bir şey değildir diyebiliriz.
Otel örneğinde buraya kadar anlattıklarımda iki noktanın eksik kaldığını düşünüyorsunuz değil mi? Evet onları unutmadım. Birincisi iyi de kardeşim kaç para bu otel? Yani fiyatı nedir? Fiyat konusunu salt fiyat olarak ele almamanın gerektiğini ve sunulan ürün ve hizmetin neden olduğu yaratılan değerin ele alınması gerektiğini daha sonraki sayfalarda göreceğiz. İkincisi ise siz ne kadar iyi bir otele sahip olursanız olun onu duyurmazsanız kimse sizi gelip bulmayacaktır. Yani tanıtım.
İleriki bölümlerde insanların ne beklediklerini daha ayrıntılı irdeleyeceğiz. Belki orada anlatılacaklara , (güven, ilişki, değer ve tepkiye) bir şey daha eklemek mümkün olabilir. Kendimizi düşünelim, mutlu olduğumuz, memnun olduğumuz anları düşünelim. Geçmişte yaşamış olduğunuz veya her gün karşılaştığınız durumları şöyle bir gözünüzün önünden geçirin. Karşımızda seçenek varsa kendimizi mutlu ve huzurlu hissederiz. Eğer tek bir seçimimiz varsa ve onu almak, uygulamak zorunda isek pek mutlu olmayız. Bu bir ürün alırken de olabilir ya da iş ararken olabilir ya da sinemaya gitmek istediğimiz zaman olabilir. Yani tercih etme özgürlüğü, rahatlığı ya da , seçme olanağının varlığı bizi mutlu kılacaktır. Huzurlu olduğumuz bir an da ne yapacağımızı bildiğimiz anlardır. Kararsız olduğumuz anlarda ve önünüze çıkan herhangi bir olayda veya yolda ne yapacağını bilmez bir halde isek huzursuz ve mutsuz oluruz.
O halde bunları göz önünde tutarak insanlara seçenek sunmak, yol göstermek onların vereceği kararlarda onlara yardımcı olmak, kendilerine özgü ürün ve hizmetler sunarak, dertlerine çare bulmak , onlarla bir ilişki içine girmek onlara rahatlık sunmak, size güvenebileceğini göstermek, bu hizmet ve ürünleri zamanında , sorunu çözecek yerde bulundurmak, tüm bu işleri doğru, nazik ve insanların insan olduğunu hissettirecek, karşısındakine özel bir muamele yapıldığını gösterecek, kibar elemanlarla yapmak, müşterimizi tanımak, onu hatırlamak ve bir dahaki sefere bize gelmeden, gelebileceğini, ihtiyaçlarına göre düşünmek ve onun yeni ve değişen ihtiyaç ve taleplerini öngörmek ve ona gitmek ona yakın olmak bizi hedeflerimize ulaştıracak ve (o meşhur ve bizi zorlayan) sayısal hedeflerimizi aşmamızı sağlayacaktır.
Bir işletme için sahip olduğu müşterileri korumak onların sadık kalmasını ve kendilerine değer katmasını, bizimle yaptıkları iş hacmini ve bizim karlılığımızı artırarak, sağlamak onlar aracılığı ile yeni müşteriler kazanmak, uzun vadeli yaşamanın ve varlığını sürdürmenin sırrı olsa gerek.

HEDEFLER

Tüm yönetim kitapları hedefin önemini belirtir ve bunun yazılı, somut , belirli bir zaman için konması gerektiğini söyler. Bütün bunların yanlış bir yanı yoktur. Doğruluğu ve gerekliliği de tartışılmaz. Ama yine de hedefim bu deyip saplanıp kalmamak gerekir. Yani hedefiniz sizi sınırlamamalı, kısıtlamamalı. Burada ünlü çocuk masalı Bremen Mızıkacıları’nı hatırlamamak elde değil.
Eşek , çiftlikten ayrılır ve kendisine bir hedef seçer. Hedefi Bremen’e gidip çalgıcı olmaktır. Yolda Köpeğe, Kediye ve Horoza rastlar ve onlarla birlikte Bremen’e doğru yola koyulurlar. Masalın sonunu hatırlıyor musunuz? Benim elimdeki kitabın sonunda eşek ve arkadaşlarının Bremen’e gittiğine dair bir iz yok. Onlar ormanın içindeki evden haydutları kovarlar ve orada mutlu bir yaşam sürerler. Eğer Eşek illa Bremen’e gideceğim diye tuttursaydı, orada çalgıcı simsarlarının oyuncağı olacak ve belki de kötü yollara düşecek, sonra as solist olarak sahneye çıkayım derken ... Şaka bir yana. Hedef iyidir, güzeldir, gereklidir ama onun esiri olmamalısınız. Yani benim hedefim 16 metre atlamaktır diyen 3 adım atlamacı ne yapacaktır ? 16.06 atlamayı denemeyecek midir, onu aşmak için yeni yöntemler araştırmayacak mıdır?
Ya siz iş hayatında bu ay bbbb ciro hedefiniz varken artı ccc yapma olanağınızı saklayacak mısınız? Cebinizde tutup sonra kullanırım mı diyeceksiniz ? (Bunu böyle yapıyorsanız dikkatli olun derim. Çünkü satış enerjiye benzer: Enerjiyi saklamanız, elinizde tutmanız zordur. Enerji ya tüketilir ya da cinsi değişir , yani başka bir enerji cinsine dönüşür. Enerjiyi saklamaya çalışan tek alet pil ya da akü yani bataryadır, onun da büyük hedeflerde ne kadar işe yarayabileceğini siz düşünün.)
Başka bir hedef de müşteri memnuniyeti olabilir. Hedefiniz yüzde doksansa bunu doksan bir yapmaya çalışmayacak mısınız? Oh nasılsa hedefi tutturduk deyip yan gelip yatacak mısınız?

Tekrar atletizme, olimpiyatlara dönsek biraz ?. Daha ileriye , daha yükseğe, daha güçlü demek kolay ama bunu nasıl başaracağız ?
İş hayatında da kendimize bir “dahalar” hedefi koymaz isek olduğumuz yerde kalacağız demektir. Peki bunlar ne olmalıdır? Daha ne olmalıyız ?
Daha karlı? ( marjinlerin artması ), daha büyük (cironun artması), daha çok ( karın artması), daha geniş (pazar payının artması)?
Belirtilen bu konular bir firmanın hedefi olabilir. ama bütün bunların üstünde bir hedef olmalıdır.
O da : UZUN VADELİ YAŞAMA.
Evet bir firmanın yaşaması en önemli özelliğidir. Artan karlar ve artan cirolarla bunu beceriliyorsa bu firma sahibi ve yöneticileri için harika bir sonuçtur.

CİTIUS ; ALTIUS ; FORTIUS

Bilgisayarların ilk çıktığı günlerde bir fıkra anlatılırdı. Zamanın en yetenekli bilgisayarına en zor soruları sorarlar ve o, hepsine kısa zamanda doğru yanıtı verir. Ama bir Türk öyle bir soru sorar ki bilgisayar şaşırır ve durmadan çalışır ama yanıtı veremez. Bizimkinin sorduğu soru oysa çok basittir. Ne var ne yok? Ben de şimdi size buna benzer bir soru soracağım, umarım siz daha kolay bir şekilde yanıtlarsınız.
Nasılsınız ? İyi misiniz ? Halinizden memnun musunuz ? Eğer bulunduğunuz halden daha iyi bir hale geçmek istiyorsanız bir sorun yoktur. Yok eğer ben bulunduğum halde kalmak istiyorum diyorsanız, bu sizin bileceğiniz bir konu, ama her şeye rağmen, ileriki sayfalarda değişim ile ilgili yazdıklarımı bir kez okuyup düşünün ve soruyu bir daha yanıtlayın.
Abebe Bikila Etopya ordusunda iyi bir subaydı ve kralın muhafız bölüğünde görevli idi. Eğer halinden memnun yaşantısını sürdürse iyi bir subay olacak ama ulaşabileceği yıldızları rüyasında bile görse inanamayacaktı. 1960 yılında Roma’ya maraton koşmak için geldi. Adını kimsenin hatırlamadığı antrenörü ile birlikte yarıştan bir gün önce parkuru dolaştı ve son bir kilometrede atak yapıp rakiplerini nasıl geride bırakacağını , yeri tespit ederek belirledi. Dramatik bir yarışta Roma’nın tarihi eserlerinin arasında, nemli ve sıcak bir havada, tüm ünlü rakiplerini geçti ve yarışmayı, yalınayak , birinci olarak bitirdi ve ülkesine 1960 ta tek madalyayı kazandırdı.
Bikila kadar büyük bir başarıya imza atmasa bile her yarışmacı, daha iyi bir derece yapmak isteyecektir. Ama, çalışma yöntemlerini , beslenme ve yaşama alışkanlıklarını geliştirmediği, değiştirmediği takdirde ulaşmakta olduğu dereceden ileri gitmesi pek olası olmasa gerek. Eğer üç adımda 15 metre atlayan bir atlet 16 metre atlamak istiyorsa bunun için yeni bir şeyler yapmalı. Yapmaz ise on beş metre atlamaktan mutlu yaşamını sürdürürken kendini geçenlere şaşırmamalı.

6 Eylül 2008 Cumartesi

HATİCE Mİ ? NETİCE Mİ?

HATİCE Mİ YOKSA NETİCE Mİ?
Belirli bir zaman dilimi içinde oluşan, alıcı, satıcı, ürün veya hizmet ve bir bedel gibi temel öğeleri olan satış işlemi bir mekanda yapılır ve buna da piyasa ya da pazar denir genel bir tanımla. Bu öğelerin hepsi de önemli olup birbirlerine karşı bir üstünlükleri yoktur. Ama bütün bunlar niçin yapılır?
Yaşamımızı sürdürmek için, para kazanmak için dersek çok yanlış söylemiş olmayız. Yaşamın dinamiği bunu gerektirmektedir. Çünkü aslolan hayattır.
Şimdi biraz geriye gidelim ve üründen başlayalım. Üretim‘in tanımı çok değişik şekillerde yapılabilir. Genel tanımı: Ham maddeyi yarı mamul veya mamul hale getirmek için yapılan işlerin tümü üretimdir. İyi de bu yeterli bir tanım mıdır? Üretimin temel hedefi nedir? Temel hedef , kullanıcının ihtiyacının karşılanmasıdır. Ya da kullanıcının sorununun çözülmesidir.
Yani bir kazak üreticisi, kazak satmak için üretim yapmaz. Esas hedef alıcının üşümemesidir. Benzer şekilde bir çok insan araba satıcısı olmakla övünür. Ama asıl olan insanların bir yerlerden bir yere gitme ihtiyacının giderilmesi veya şimdilerde ortaya çıkan şekli ile hareketli bir yaşam ortamı sağlama olgusudur. Daha da ileri gidip matkap ucu satanların aslında 15 mm lik delik açma ihtiyacını karşıladıklarını bunun için 15 mm lik matkap ucu üretmeleri gerektiğini söyleyebiliriz. Bayanlara ruj veya kozmetik malzemesi satmaya çalışanlar hangi ihtiyacı karşılamak için üretim yapmaları gerektiğini mutlaka biliyorlardır.


Üretimin oluşmasından önceki ve sonraki aşamalar:

PİYASA
SİPARİŞÜRETİMTESLİMATKULLANICI EĞİTİMİ ÇALIŞTIRMAFATURALAMATAHSİLAT
SATIŞ SONRASI HİZMETLER
Bu tablo her ürün için geçerli olmayabilir. Çeşitli çalışma alanları için bazı satırlar çıkartılabilir.

Her şirket kar etmek için kurulur, onun için para kazanmak esas hedeftir. Şirketlerin en önemli hanesi, yabancı dilde ifade edilen şekli ile son satır (Bottom line), veya çizginin altı ( unter dem Strich), netice hanesidir. Ama yukarıda gördüğümüz üzere hatice hanesinde de çok önemli şeyler vardır.Hatice ve netice konusunda hala, “bu ne diyor?” diye düşünüyorsanız yapacağım benzetme ( teşbihte hata olmaz), yardımcı olabilir umuyorum. Yediğimiz yemeğin karnımızı doyurması neticedir. Yaşamayı sürdürmek için netice şarttır, onsuz yaşanmaz. Yani esas amaç, yaşamak için beslenmektir. Ama yemeğin lezzetli olması ondan tat almamızı, yaşamdan haz duymamızı sağlayacaktır. İşte bu da netice olmayan kısım yani haticedir. Haticesiz netice nasıl olur siz takdir edin artık. Bu nedenle iş hayatının tüm yelpazesini kapsayan etkenlerin önemi büyüktür

2 Ağustos 2008 Cumartesi

SATIŞ KUZU MUDUR?

SATIŞ KUZU MUDUR ?

Bir çok şirkette günlük konuşmalar ve toplantılar sırasında satış görüşmelerinin son aşaması “satışı kapatma “ veya “satışı kapama”olarak adlandırılıyor. İngilizce’de kullanıldığı üzere “sales closing” dilimize aynen tercüme ediliyor.Oysa kapatmak veya kapamak fiili Türkçe’mizde kapıyı kapama , birisini bir yerlere kapama, konuyu kapama gibi yerlerde kullanılırken bir işi sonlandırma ,bitirme,hapsetme veya dışarı çıkmasını engelleme anlamına geliyor. Bir de kuzuyu kapama var, ama satış pek kuzuya benzemez değil mi? Şaka bir yana satışı kapama deyimi kulağımızı biraz tırmalasa da kullanılmaya devam edecek gibi görünüyor, daha güzel bir tanımlama bulununcaya kadar. Satışı bitirme fazla avam, satışı geçekleştirme sanki fazla kitabi gibi geliyor, kulaklarımızı tırmalamasa da” ııh bu değil” diyoruz. Adına ne dersek diyelim satış yapmak güzel bir şey. İnsanı mutlu ediyor ve bir hedefe varmış olmanın hazzını yaşatıyor. Tabi sonucunda para da kazandırıyor. Bu kadar çok olumlu özelliği bir arada taşıyan eylemi kim sevmez ki? Fransızca ‘da satışı kapama diye bir söylem yok. Fransızca’da “ferme” fiili kapamak anlamına geliyor, dilimize fermuar olarak geçen nesne ise o dilde bizim söylediğimiz gibi kullanılmıyor ses benzeşmesi olsa da. Fermuar ( niye güzel bir Türkçesi yoktur bu sözcüğün? Kapa-geç nasıl? ) nasıl çalışır bir bakalım.Birbirinden ayrı iki malzemenin( kumaş vb) üzerinde dişler bulunur. Bu iki yanı bir bütün olarak birleştirmek üzere,iki yandan da dişleri sıralı ve düzenli olarak içine alan bir büyük parça başlangıç noktasından son noktaya kadar gider ve görevini yerine getirerek kapamayı sağlar. Fermuarın çalışma sistemine benzer şekilde çalışan bir başka sistemi trafikte görüyoruz. İki şeritli yol tek yola inerken veya iki yol kesişip bir tek araç geçmesi mümkün yollarda akışın sürekli olabilmesi için yolların veya şeridin birinden bir araç tek yola geçer sonra diğerinden gelen araç tek yolu , veya şeridi kullanır. Bu şekilde araçlar yavaşlasa da durmaya gerek kalmadan bir bir taraftan bir diğer taraftan aynen fermuar gibi akış devam eder ve araçlar kayıp gider. Eğer böyle olmazsa yani hep bir taraftan araçlar akmaya çalışırsa diğer taraftakiler durmak zorunda kalır, bu da sistemi işlemez hale getirir,işler karışır . Eğer insanlar yani sürücüler birbirlerini sıkıştırmaya ve hep kendileri geçmeye kalkışırlarsa işler iyice karışır .İşte o zaman büyük ağabey yani fermuardaki büyük parça, trafikteki polis devreye girer ve araçları düzene sokar. En iyisi iki tarafın da yavaşlayarak birlikte yola girmeleri ve birbirlerine yol vererek olayı bitirmeleri olsa gerek , fermuar sistemi gibi.
Peki satışta nasıl çalışır bu fermuar sistemi? Satışta karşısındakine yol verme, sırayla kapanışa doğru yol almanın birinci koşulu olarak konuşma sırasında olmalıdır. Yani önce bir taraf örneğin satıcı konuşur, sonra diğer taraf alıcı soru sorar veya anlatır daha sonra konuşma karşılıklı şekilde gelişir. Eğer hep bir taraf konuşursa satış işleminin gerçekleşmesi zorlaşır. Hele hele satıcılar ben çok iyi anlatırım ,ürünümü çok iyi tanıtırım diye ısrar edip sazı ellerine alırlarsa fermuar pardon satış kapanmaz.Satışın kapanması için gerekli olan temel konu ise aynı fermuarın dişlerinin sırayla kapanması gibi iki tarafın elde edeceklerinin eşit olmasıdır. Eğer satış işleminden satıcı memnun ayrılıyorsa alıcının da memnun olarak ayrılması gerekir. Daha açık ifadesi ile satış işlemi alıcıya da kazanç sağlamış olmalıdır. Satıcı alıcıya karşı iyi bir iş yaptığını hissetmeli, karşısındakine sağladığı kazancın bilincinde olmalı ve alıcının yanından ayrılırken yalnız satışın kendine sağladığı avantajları değil alıcıya sağladıklarını düşünerek te mutlu olmalıdır.
Satılan ürün veya hizmetle alıcı bir ihtiyacını gideremediyse ve sorununu çözemediyse satış fermuarının dişleri ancak tek taraf için çalışmış olur. Aynen trafikte tek şeridin geçmesi gibi. Maalesef güzel Türkçe’mizde bu kötü ve yanlış yolu ifade eden bir fiil de bulunmakta ve kısa vadeli düşünen satıcılar da bu fiili kullanmaktadırlar. Satışı kapama fiili yerine amirine veya arkadaşına hızla ve övünerek haber verirken “çaktım abi” diyenler alıcının ( müşterinin) bu sözü duyması söz konusu olsaydı acaba bu deyimi kullanırlar mıydı?
Bu gibi hallere düşmemek için satıcı olarak kendimize daima şu soruyu sormamız gerekir. Benim gerçekleştirmek istediğim satış sonucu elde edeceğim sonuç beni mutlu edecektir. Aynı sonuç karşımdakini yani alıcıyı da mutlu edecek bir sonuç mudur? Eğer karşımdaki için adil veya eşit derecede olmayan bir çıkar ve memnuniyet söz konusu ise o zaman fermuar kapanmaz. Hatta biraz içinize doğru bakmayı biliyorsanız orada da kapanmamış bir şeyler göreceksiniz.
Sizin satış kotanızı tutturmanız ,tabelanıza bir şeylerin yazılması kısa vadeli olarak sizi mutlu etse de şirketinizin uzun vadeli çıkarı için fermuarın tam kapanması gerekir.

Fuat Yalçın

www.fuatyalcin.com

1 Ağustos 2008 Cuma

DEĞİŞMEYEN TEK ŞEY DEĞİŞİM DEĞİLDİR

DEĞİŞMEYEN TEK ŞEY DEĞİŞİM DEĞİLDİR

Türkiye’nin en güzel sahillerinden birinde Kemer’de tatil yapıyoruz. Nefis bir kıyı şeridi, harika bir deniz, eşi bulunmaz bir doğa güzelliği kısacası,ve bütün bunların üstüne sırtımızda kalemlere göklere çizilmiş gibi duran Olimpos dağları. İlk iki gün tatil köyünü iyice tanıdıktan sonra üçüncü gün iskelede demirlemiş buluna tekneye gidiyoruz ve o bizi ve bizim gibi konukları yarım günlük tekne gezintisine götürüyor. İlk önce Kemer’e doğru kıyıdan gidiyoruz, sonra şehri geçip ileriki koylardan birinde demir atıyoruz. Paletler ve gözlükler hazır. Enfes maviliğin içine dalıyor maviden yeşile renk ziyafeti yaşıyor yanımızdan geçen balıklarla sohbet ediyoruz. Kayalar doğru gittikçe biraz da derine gidebilirsek çeşitli balıklar bizi karşılıyor motor koya girilmeden önce susturulduğu için kaçmıyorlar. İnsan bu güzellikten yorulmuyor ama arada bir tekneye çıkıp dinleniyor sonra yine denize atlıyoruz. Dönüşte Kaptanla sohbet ediyoruz. kaptana kendisinin hayatına özendiğimi çıtlatıyorum. Ne mutlu olmalı o. Her gün bu güzelliğin içinde. Ama o bana garip garip bakıyor , tüm yazı burada böyle geçireceğini söylüyor ve “bir an önce Ekim olsa da İstanbul’a gitsek” diyor.
İnsan bu güzellikten sıkılır mı ? diye düşünüp, kaptanı elindeki değerin ayırdında olmamakla suçlayarak toptan bir yargıya varmak yerine bir başka açıdan bakmaya ve daha derin düşünmeye çalışıyorum ve hayatımızda sürekli değişiklik aradığımızı hatırlıyorum. Her gün aynı elbiseyi giymiyoruz, değiştiriyoruz, yolumuzu değiştiriyoruz, evimizin eşyalarını değiştiriyoruz, dinlediğimiz radyoyu, izlediğimiz Tv kanalını değiştiriyoruz. Arada bir arkadaşlarımızı değiştiriyoruz, işimizi değiştiriyoruz, bazıları eşini de değiştiriyor. Sanki değiştirdikçe daha iyi hissediyoruz kendimizi. Herkes değiştirdikçe çevre de değişiyor. Yollar, teknoloji, medya, diğer insanlar derken herkes el birliği ile bir şeyler değiştirmeye çalışıyor.

Öte yandan popüler entellektüel kültür bazı kavramları çok seviyor ve yeni keşfedilmiş gibi ortaya atıyor, ona sarılıyor ve sakız gibi çiğneyip ağzından düşürmüyor. Bu kavramlardan birisi Bilginin güç olduğu, diğeri ise değişimin kaçınılmaz olduğu. Oysa bu iki saptama da yüzyıllar önceden biliniyordu. Francis Bacon 1500 lü yıllarda bilgi güçtür demişti. Değişimin kaçınılmaz olduğunu ve her şeyin değiştiğini ise bir yurtdaşımız bundan 2500 yıl önce bu topraklarda söylemişti. Efesli Herakletius ( M.ö 540-480) Artemis tapınağında bir yandan çocuklarla aşık oynayıp siyasilere ders verirken, öte yandan her şey değiştiği halde değişmeden kalan bir tek şeyin olduğunu söylüyordu. Yok bilemediniz, bu, değişim değil beklediğiniz gibi. Değişmeyen tek şey Logos’tur. Logos’un tam anlamı Yunanca’dan başka bir dile çevrilemiyor. Söz , anlam, düşünce ve akıl kavramlarının tümünü kapsayan bir sözcüktür logos. Bu dört kavramın birbirleri ile zincirleme bir ilişkisi olduğu ilk bakışta göze çarpmakla beraber daha derinde neler ifade ettiklerini anlamak biraz zor. Zaten Herakletius’un çağdaşı olan, dünyanın en bilge kişisi Sokrates bile onun söylemleri için şöyle demiş: “ Anladıklarım çok güzel, öyle sanıyorum ki anlamadıklarım da.”

Kim ne derse desin siz kendinize bakın. Değişimin dinamiğini kavramak Herakletius’u anlamak kadar zor olabilir ama kendinizi tanımak, çevrenizi anlamak, gelişen olayları izlemek, bütün bunları kavramak tek bir şekilde mümkün görünüyor. O da kendi içimizde ve bizim onu kullanmamızı bekleyen Logosun işi değil mi?
Peki logos daha basit anlatılabilir mi? Ben tüm yukarıdaki kavramları içeren ve değişmeyen bir şey biliyorum. Logos’un onun olduğunu iddia etmek gafletine düşebilirim belki. Bence bu “sağduyu”dur. Özel hayatımızda ve iş hayatında , her zaman, her ortamda ihtiyacımız olan , her yaklaşımda bize destek olacak olan sağduyumuz eksik olmasın.